• Vazgeç
    Filtrele
  • Müzayede Kuralları
Filtrele

11. Koleksiyonluk Resim ve Hat Müzayedesi

11. Online Müzayede'de yer alan tüm resimler kurumumuz güvencesinde olup Yüksek Ressam/Restoratör BAYRAM KARŞİT tarafından ekspertiz edilip onaylanmıştır.

11. Online Müzayede 30 Haziran ÇARŞAMBA günü saat 21:00'dan itibaren CANLI olarak devam edecektir.  Her lotun ekranda kalma süresi 30 saniyedir. Lotlar sıra ile satışa çıkacak ve son 10 saniyede teklif gelmesi halinde her lot 20 saniye daha uzayacaktır.

Lot: 51 » Hat

MUSTAFA HALİM ÖZYAZICI (1898-1964)

Sülüs Nesih Kıta. Ketebeli. Hicri 1367 /m.1947 tarihli. Sülüs satırlarda "Ey Efendiler Efendisi! Senin rızanı umarak sana yöneldim. Ki sen olmasan hiçbir şey yaratılmazdı" yazılı. 33x44 cm. Tezhip: Mediha Albayrak. Meşhur hattatın yazı kalitesi yüksek, muhteşem kondüsyonda koleksiyonluk bir eseridir

"Biz yazılarına hayranlıkla seyrederken sık sık tekrarladığı bir söz vardı: “Ufak tefek, kara kuru gördün de, beni Karamürsel sepeti mi sandın?”

Hakîkāten öyleydi. Hâline tavrına baksanız ummazdınız. Maddî refâhı çok yerinde olduğu hâlde yiyemezdi, giyemezdi. Yanlızlığın verdiği bir derbederlik içerisindeydi. Bu muydu o “âyetü’n-min-âyetillah” sanatkâr. Ancak yazarken görünce onu Karamürsel sepeti değil, hüsnühat bağından derlenmiş en nâdîde meyvelerle dolu bir hüner sepeti olduğunu anlardınız...

Hüsnühattın her nev’ini sür’atle ve suhûletle yazardı. ‘Kamış kalem’ denilen o nârin güzel, merhûmun ma’rifet dolu parmaklarına râm olmuşdu. Hele celî yazıda böyle sür’ate mâlik bir hattat, “celînin alemdârı Mustafa Râkım da dâhil görülmemişdir!” dersek, mübâlağa sayılmaz. Kubbe yazılarında, kendi boyundan uzun elifleri, lâmları rahatlıkla çekerken onu seyretmek bir zevkdi. Kubbe ve kuşak yazısı olarak en çok eser vermiş hattatımız Hâlim Hoca’dır. Bir sûreyi, verilen ölçüye göre, sıkışıklık yapmadan istif etmek ve istediği yerde bitirmek, ona mahsus ilâhî bir mevhîbedir. Müsveddesi yokdu. Zihninde tefekkür istifi yapar, onu kömür kalemi ile kâğıda öylece istif eder ve celî kalemini alıp hemen yazmağa başlardı.

Ahârlı kâğıda mürekkeple yazdıklarını tashih etmesi de bir ömürdü. İstiflerin arasını dili veya parmağı ile temizlemesine, doğrusu şaşardık. Bu sebeple eski eserleri de aslına uygun bir şekilde tamir eder, tamamlardı."

Detaylar
Lot: 52 » Hat

MUSTAFA HALİM ÖZYAZICI (1898-1964)

Sülüs Nesih Kıta. Ketebeli. "Rabbi Yessir" Duası ve Hurufat Meşki yazılı. 33 x 42 cm. Meşhur hattatın yazı kalitesi yüksek, muhteşem kondüsyonda koleksiyonluk bir eseridir

"Biz yazılarına hayranlıkla seyrederken sık sık tekrarladığı bir söz vardı: “Ufak tefek, kara kuru gördün de, beni Karamürsel sepeti mi sandın?”

Hakîkāten öyleydi. Hâline tavrına baksanız ummazdınız. Maddî refâhı çok yerinde olduğu hâlde yiyemezdi, giyemezdi. Yanlızlığın verdiği bir derbederlik içerisindeydi. Bu muydu o “âyetü’n-min-âyetillah” sanatkâr. Ancak yazarken görünce onu Karamürsel sepeti değil, hüsnühat bağından derlenmiş en nâdîde meyvelerle dolu bir hüner sepeti olduğunu anlardınız...

Hüsnühattın her nev’ini sür’atle ve suhûletle yazardı. ‘Kamış kalem’ denilen o nârin güzel, merhûmun ma’rifet dolu parmaklarına râm olmuşdu. Hele celî yazıda böyle sür’ate mâlik bir hattat, “celînin alemdârı Mustafa Râkım da dâhil görülmemişdir!” dersek, mübâlağa sayılmaz. Kubbe yazılarında, kendi boyundan uzun elifleri, lâmları rahatlıkla çekerken onu seyretmek bir zevkdi. Kubbe ve kuşak yazısı olarak en çok eser vermiş hattatımız Hâlim Hoca’dır. Bir sûreyi, verilen ölçüye göre, sıkışıklık yapmadan istif etmek ve istediği yerde bitirmek, ona mahsus ilâhî bir mevhîbedir. Müsveddesi yokdu. Zihninde tefekkür istifi yapar, onu kömür kalemi ile kâğıda öylece istif eder ve celî kalemini alıp hemen yazmağa başlardı.

Ahârlı kâğıda mürekkeple yazdıklarını tashih etmesi de bir ömürdü. İstiflerin arasını dili veya parmağı ile temizlemesine, doğrusu şaşardık. Bu sebeple eski eserleri de aslına uygun bir şekilde tamir eder, tamamlardı."

Detaylar
Lot: 53 » Hat

ARNAVUTZADE HAFIZ AHMED EFENDİ(ö.1806)

Sülüs Nesih Kıta. Hicri 1188 / M. 1774 tarihli. Ketebeli. 26 x 33 cm

"Hattâtînden Arnavut Mehmed Efendi’nin oğlu olarak İstanbul’un Şehremîni semtinde doğdu. İlk yazı derslerini babasından aldıktan sonra, tekemmül için Eğrikapılı Mehmed Râsim Efendi’ye devam ederek, H. 1167/M. 1754 senesinde sülüs ve nesihten icâzet aldı.

Zamanının nâmlı hâfızlarından olan Arnavutzâde Hâfız Ahmed Efendi, babası gibi daha ziyâde Kur‘ân-ı Kerîm tahrîri ile ilgilenmişse de, bir müddet sonra yazı yazdığı elini kaybedince, babasından intikal eden attâr dükkânını işletmeğe devam etmiştir."

Detaylar
Lot: 55 » Hat

DURMUŞZADE AHMED EFENDİ (1665-1717)

Hicri 1098 / Miladi 1686 tarihli Talik Kıta. Abdurrahman Cami'nin şiiri yazılı. Ketebeli. 30x20 cm. Nadiriyeti ve sanat kalitesi itibariyle koleksiyonluk bir eserdir.

"H. 1076/M. 1665-1666 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Şehremâneti memurlarından olan babası Durmuş Efendi’ye nispetle “Durmuşzâde” künyesiyle anılır. Medrese eğitimi esnâsında Kırımî Cami imâmı Ahmed Efendi’den ta’lik meşkine başladı. Ancak icâzetini onun vefâtından sonra devam ettiği Siyâhî Ahmed Efendi’den aldı. Ayrıca dönemin bir diğer önde gelen ta’lik üstâdı olan Rodosîzâde Abdullah Efendi’den de istifâde ettiği de söylenir. Eğitimini tamamladıktan sonra müderris olup Üsküb’deki Ya’kub Paşa Medresesi’nde göreve başlayan Durmuşzâde Ahmed Efendi, 1695 senesinde şeyhü’l-islâm olan Feyzullah Efendi’nin açtığı imtihânı kazanınca, Bâb-ı Meşihât Kitâbeti’ne dâhil olur. Ayrıca bir müddet çocuklarına hat muallimliği yaptığı Şeyhü’l-islâm Feyzullah Efendi’nin sır kâtibliğini de yapar. Ancak Feyzullah Efendi'nin tasfiyesinden sonra mûsılâ-i Süleymaniyye rütbesi ile Galata Sarayı’nın hat muallimliğine tayin edilir. H. 1121/M. 1709-1710'da İzmir Kadısı olarak ilmiyye kadrosuna geçer. Bilâhare Edirne Kadısı olup son zamanlarında Mekke Pâyesi’ni elde eder. 1129 senesi Rebiü'l-ahir'inde (Nisan-1717) Edirne’de vefât eden Durmuşzâde Ahmed Efendi'nin vasiyeti üzerine İstanbul’a nakledilen naaşı Topkapısı hâricine defnedilir.

Ahmed Efendi Türk ta‘lik mektebinin öncülerindendir. Celî-ta‘lik ve gubârîde İmâd’dan sonra en kudretli sanatkâr kabul edilir. Tarihçi Râşid’in bildirdiğine göre İstanbul Galata, Üsküdar, Eyüp’te ve Edirne’deki pek çok saray, medrese, tekke, sebil ve çeşmelerde tarih kitâbeleri vardır  " (Kaynak: Ketebe.org)

Detaylar
Lot: 57 » Resim

HENRI EMILIEN ROUSSEAU (1875-1933)

"Atlılar". İmzalı. 41 x 50 cm. Karton üzeri yağlıboya.

"Provenance : Ader Müzayede Evi - Paris"

Sanatçının Dünya Müzayedelerinde Satılan Bazı Eserleri

1) Christie's - 6.6.2007 - "Caid El-Ayadi des Rhamnas" Tablosu (145 x 115 cm) - 550.000 Euro


2) Compagnie Marocaine des Oeuvres - "Le Sultan de Maroc et son escorte" Tablosu (80x115 cm) - 19.12.2009 - 440.000 Euro


3)Christie's - "The Falconers" Tablosu (65 x 54 cm) - 02.07.2008 - 360.000 Euro


4)Sotheby's - "Entree du village" Tablosu - 30.15.2008 - 275.000 Euro

Detaylar
Lot: 58 » Resim

HENRY JEAN PONTOY ( 1888-1968)

"Foule Devant La Porte Bab Mansour". İmzalı. 1932 tarihli. Ahşap üzeri yağlıboya. 30 x 40 cm. Provenance: Millon Müzayede - Paris.

Sanatçının Dünya Müzayedelerinde Satılan Bazı Eserleri

1) Sotheby's - 19.10.2006 - "Les Lavandieres a Tiznit" - 135.000 Euro

2)Compagnie Marocaine des Oeuvres - 14.4.2007 - "Marche devant la kasbah" - 125.000 Euro

3)Tajan - 7.12.2006 - "Su Taşıyan Kadınlar" - 122.000 Euro

Detaylar
Lot: 61 » Resim

FRANÇOİS PERİLLA

1929 tarihli. İmzalı. "Üsküdar'da Sokak" . Kağıt üzeri suluboya. 50 x 38 cm.

Sanatçının Dünya Müzayedelerinde Satılan Benzer Eserleri:

1) Sotheby's - 17.07.2007 - "Selanik (1929) - 50x37 suluboya" - 2000 Sterlin

Sanatçının hayatıyla ilgili ayrıntılı bilgi için lütfen ziyaret ediniz.

https://nataliavogeikoff.com/2019/02/10/the-mystery-artist-in-search-of-francois-perilla/

Detaylar
Lot: 65 » Resim

TURGUT ATALAY (1918-2004)

"Natürmort". Tuval üzerine yağlıboya. 55 x 46 cm. 1990 tarihli. İmzalı.

"1936-1945 arasında Nazmi Ziya, İbrahim Çallı ve Leopold Levy atölyelerinde sanat öğrenimi gördü. İki yıl R. Belling’in yanında heykel etütleri yaptı. 1940’da Yeniler (Liman Ressamları) Grubunun kuruluşuna katıldı. 1946’da Paris’te düzenlenen uluslararası bir sergiye (UNESCO) yapıtlarıyla girdi.

Aralıklı olarak dört yıl resim öğretmenliği yaptıktan sonra, tiyatro ve opera dekoratörü olarak uzun yıllar çalıştı. Ressam ve Heykeltıraşlar Derneği’nin yurt içinde ve dışında düzenlediği sergilere katıldı. 1964’te Akademi Sanat Ödülünü kazandı. Resimlerinde klasik etüt birikimlerinin oluşturucu etkileri egemendir. Figür kaynaklı sanat anlayışının sürdürücüleri arasında yer alır."

Detaylar
Lot: 71 » Resim

HASAN VECİH BEREKETOĞLU (1895-1971)

“Eski İstanbul Sokağı” . İmzalı. 1941 tarihli. Orijinal altın varak çerçevesi içerisinde. 61x50 cm. Çerçeveli: 81 x 66 cm. Tuval üzeri yağlıboya. *Yüksek Ressam / Restoratör Bayram Karşit onaylıdır.

"Türk İzlenimcileri olarak tanınan 1914 Kuşağı ressamlarındandır. İstanbul’da Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gören sanatçı, resim sanatına olan ilgisi sonucu Galatasaray Sergileri’ne de eser vermeye başlamış ve bu sergilerde Halil Paşa’nın ilgisini çekerek ilk resim derslerini 1916- 1920 yılları arasında Halil Paşa’dan almıştır. 1922 yılında Paris’e giderek Julian Akademisi’ne devam etmiştir. İstanbul’a döndükten sonra bir süre Halkevleri Güzel Sanatlar Bölümü başkanlığı görevini yürüten Bereketoğlu, eşinin 1943 yılındaki ölümünden sonra Ankara’ya yerleşerek 1943-1950 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı Dairesi müdürlüğü yapmıştır. 1950 yılında tekrar İstanbul’a dönen sanatçı, burada 1968 yılına kadar Güzel Sanatlar Birliği yöneticisi olarak çalışmıştır.

Yapıtlarında diğer 1914 Kuşağı sanatçılarına nazaran daha soluk renkleri tercih etmiş, özellikle bej ve gri tonlarını sıklıkla kullanmıştır. İlk sergisini 1922 yılında Rodos’ta açan ressam, daha sonra Ankara ve İstanbul’daki çok sayıda karma sergiye katılmıştır. O günkü adıyla Türk Ressamlar Cemiyeti’nin Galatasaray’da ve Ankara’da açtığı sergilere en çok eserle katılan sanatçı Bereketoğlu olmuştur. Sanatçının evinin bulunduğu Caddebostan Yıldız Sokağı’nın ismi ölümünden sonra H. V. Bereketoğlu olarak değiştirilmiştir."

Detaylar
Lot: 72 » Resim

YÜZBAŞI (MISIRLI) HİDAYET

"Poyrazköy-Beykoz". İmzalı. 1961 tarihli. Tuval üzeri yağlıboya. 55 x 70 cm.
*Yüksek Ressam / Restoratör Bayram Karşit onaylıdır.



"Kahire'nin seckin ailelerinin evlerinde ve onemli muze saraylarinda tablolari bulunan Turk ressami Hidayet, Misir sanat cevrelerinde un yapmistir. Turkiye'de de takdir edilen sanatcinin muzelerimizde az da olsa eserleri bulunmaktadir. Yaklasik 100 eseri Disisleri Bakanligimizca yurt disindaki Buyukelciliklerimize gonderilmistir. Ancak, adigecenin Misir'da yasamis olmasi nedeniyle en zengin kolleksiyon Kahire Buyukelciligi konutunda bulunmaktadir. Yagliboya ve suluboya eserlerden olusan bu tablolarin tumu konutun giris katinda sergilenmistir.

RESSAMIN OZGECMISI

Hidayet, genc yaslarda Misir'a gelmis ve 1970'lerde Kahire'de vefat edinceye kadar gecimini reim yaparak kazanmis, Guzel Sanatlar Akademisinde hocalik yapmistir. Ozellikle, Kral Fuad ve Kral Faruk zamaninda cok taninmistir. Tablolari Kahire'deki Manial Sarayinda, Turkiye'deki muzelerde, ornegin Ankara'daki Resim ve Heykel Muzesinde, Turkiye'nin yurt disindaki temsilciliklerinde ve ozel kolleksiyonlarda bulunmaktadir.

1960'li yillarda, T.C. Kahire Buyukelciliginde gorev yapan diplomatlar Hidayet'i sahsen tanima olanagi bulmuslardir. Cogu sanatci gibi, adgecenin cewkingen, alcakgonullu, hatta icine kapanik bir kisiligi oldugu soylenmektedir. Turkiye ve Misir'daki sanat cevreleri tarafindan cok takdir edilen Hidayet'in hayati hakkinda yazili bir belge bulmak mumkun olamamistir. Bu kisa biyografinin yazilmasinda 1965-1971 yillarinda Kahire'de Turk Buyukelcisi olarak gorev yapan rahmetli Semih Gunver'in Misir anilarindan ve Hidayet'le tanistiginda Kahire Buyukelciliginde Baskatip olan, halen Turkiye'nin Karakas (Venezuella) Buyukelcisi olarak gorev yapan Metin Goker'in Hidayet'e iliskin notlarindan yararlanilmistir.

Osmanli Imparatorlugu zamaninda dunyaya gelen Hidayet'in Istanbul'un Fatih ilcesinde nufusa kayitli oldugu ve Misir'a cok genc yaslarda geldigi bilinmektedir. Hidayet'in Misir'a neden geldigi konusunda iki farkli hikaye bulunmaktadir. Birinci hikayede, Hidayet'in cocukken ailesiyle birlikte Misir'a geldigi soylenmektedir. Ikinci hikayeye gore ise ailenin kucuk oglu Hidayet, Birinci Dunya Savasi sirasinda Kanal Cephesinde (Suveys Kanali) Ingilizlere karsi savasirken esir alinan abisini aramak icin ailesi tarafindan Misir'a gonderilmistir. O zamanlar 16-17 yaslarinda oldugu tahmin edilen Hidayet, gemiyle Istanbul'dan Iskenderiye'ye gelmistir. Ancak, Hidayet askerlik caginda oldugu icin Iskenderiye limaninda Ingiliz makamlarinca tutuklanmis ve bir esir kampina gonderilmistir. Bu arada abisi bir baska esir kampinda hayata veda etmistir.Hidayet'teki yetenegi fark eden Ingiliz subaylardan biri ona resim yapmasi icin gerekli malzemeyi vermis ve boylelikle Hidayet resim yapmaya baslamistir.

Birinci Dunya Savasinin sona ermesinden sonra Hidayet bird aha Turkiye'ye geri donmemis ve Misir Kraliyet ailesi onun hamisi olmustur. Kral Fuad'in kizi, Kral Faruk'un ise kizkardesi olan ve daha sonralari evlenerek Iran Imparatoricesi unvani alan Prenses Fevziye Hidayet'e destek veren Kraliyet ailesi mensuplarindandi.

Hidayet uzun sure bobrek rahatsizligi cekmis, Kahire'nin Zamalek semtinde bir hastanede vefat etmistir. Kahire'de hicbir yakini bulunmayan adigecenin cenaze islemleri Turk Konsoloslugunca yapilmistir."

 

Detaylar
Lot: 73 » Resim

MUHSİN KUT (d.1938)

"Kabataş". İmzalı. 70 x 100 cm. Tuval üzeri yağlıboya. 2012 tarihli.

"İlk resim sergisini 1959 yılında Taksim Meydanı’nda açtı. 1964-1969 yılları arasında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Seramik Bölümü’nde okudu ve oradan mezun oldu. Akademi içinde 1967 yılında Uluslararası Barış Şenliği Resim birincilik ödülü ile Ahmet Andiçen Seramik birincilik ödülünü kazandı. Akademide öğrenci iken Sabri Berker’in önerisi ile Beşiktaş Resim Heykel Müzesi Milli Koleksiyonu’na eseri kabul edilmiştir.

1987 yılı Tekel Resim yarışmasında birincilik ödülü alan sanatçının resimleri İstanbul ve Ankara Resim ve Heykel Müzeleri’nde, Avustralya’da Broken Hill Belediye Müzesi’nde, New York Üniversitesi Abby Grey Koleksiyonunda, İstanbul Modern’de, ayrıca yurtiçi ve yurt dışında birçok önemli koleksiyonda bulunmaktadır.  İnsansız sokakları , özgün, tipik binaları, renkçi anlayışı ve özgün boya kullanımıyla hala eserlerini üretmeye devam etmektedir."

Detaylar
Lot: 74 » Resim

MUHSİN KUT (d.1938)

"Beylerbeyi Sarayı". İmzalı. 100 x 110 cm. Tuval üzeri yağlıboya. 2005 tarihli.

"İlk resim sergisini 1959 yılında Taksim Meydanı’nda açtı. 1964-1969 yılları arasında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Seramik Bölümü’nde okudu ve oradan mezun oldu. Akademi içinde 1967 yılında Uluslararası Barış Şenliği Resim birincilik ödülü ile Ahmet Andiçen Seramik birincilik ödülünü kazandı. Akademide öğrenci iken Sabri Berker’in önerisi ile Beşiktaş Resim Heykel Müzesi Milli Koleksiyonu’na eseri kabul edilmiştir.

1987 yılı Tekel Resim yarışmasında birincilik ödülü alan sanatçının resimleri İstanbul ve Ankara Resim ve Heykel Müzeleri’nde, Avustralya’da Broken Hill Belediye Müzesi’nde, New York Üniversitesi Abby Grey Koleksiyonunda, İstanbul Modern’de, ayrıca yurtiçi ve yurt dışında birçok önemli koleksiyonda bulunmaktadır.  İnsansız sokakları , özgün, tipik binaları, renkçi anlayışı ve özgün boya kullanımıyla hala eserlerini üretmeye devam etmektedir."

Detaylar
Lot: 75 » Resim

MEHMET ALİ LAGA (1878-1947)

"Büyükada'da". İmzalı. Mukavva üzeri yağlıboya. 36 x 44 cm.
*Yüksek Ressam / Restoratör Bayram Karşit onaylıdır.

"

Türk Ressam Mehmet Ali Laga 1878 yılında İstanbul’da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi’ni girdi. Burada resme olan ilgisini gören hocası ressam Hüseyin Zekai Paşa’nın kardeşi Hasan Rıza Bey kendisiyle yakından ilgilendi.  Kuleli’yi bitirdikten sonra, Harbiye Mektebi’ne girdi. Burada Hoca Ali Rıza’nın öğrencisi oldu.

Harbiye’den mezun olduktan sonra teğmen rütbesiyle Trablusgarp Fırkası’nda görevlendirildi. 1907 yılında kolağası olarak İstanbul’a döndü ve kaymakamlık görevinin yanı sıra Kuleli Askeri Lisesi’nde resim öğretmenliği de yaptı.

Balkan savaşı sırasında Edirne’ye giden sanatçı burada Sami Yetik ile birlikte çok sayıda resim yaptı. 1924 yılında Harbiye’den emekli olunca, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’ni kurdu. Viyana ve Berlin’de düzenlenen Savaş Resimleri Sergisi’ne kattığı resimleri Dolmabahçe Resim ve Heykel Müzesi’nde bulunmaktadır.

Renkçi bir üsluba sahip olan sanatçı daha çok Edirne, Bursa ve İstanbul’da yaptığı manzara resimleri ile tanınır. Başlıca yapıtları arasında şunları sayabiliriz: “Karlı Peyzaj”, “İskelede Gemiler”, “Bursa’dan Peyzaj”, ” Vaniköy Kırmızı Yalı”, “Çeşme” vb."

Detaylar
Lot: 76 » Resim

MEHMET ALİ LAGA (1878-1947)

"Topkapı Sarayı". Eski Türkçe imzalı. 36 x 31 cm. Tuval üzeri yağlıboya. *Yüksek Ressam / Restoratör Bayram Karşit onaylıdır.

"Türk Ressam Mehmet Ali Laga 1878 yılında İstanbul’da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi’ni girdi. Burada resme olan ilgisini gören hocası ressam Hüseyin Zekai Paşa’nın kardeşi Hasan Rıza Bey kendisiyle yakından ilgilendi.  Kuleli’yi bitirdikten sonra, Harbiye Mektebi’ne girdi. Burada Hoca Ali Rıza’nın öğrencisi oldu.

Harbiye’den mezun olduktan sonra teğmen rütbesiyle Trablusgarp Fırkası’nda görevlendirildi. 1907 yılında kolağası olarak İstanbul’a döndü ve kaymakamlık görevinin yanı sıra Kuleli Askeri Lisesi’nde resim öğretmenliği de yaptı.

Balkan savaşı sırasında Edirne’ye giden sanatçı burada Sami Yetik ile birlikte çok sayıda resim yaptı. 1924 yılında Harbiye’den emekli olunca, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’ni kurdu. Viyana ve Berlin’de düzenlenen Savaş Resimleri Sergisi’ne kattığı resimleri Dolmabahçe Resim ve Heykel Müzesi’nde bulunmaktadır.

Renkçi bir üsluba sahip olan sanatçı daha çok Edirne, Bursa ve İstanbul’da yaptığı manzara resimleri ile tanınır. Başlıca yapıtları arasında şunları sayabiliriz: “Karlı Peyzaj”, “İskelede Gemiler”, “Bursa’dan Peyzaj”, ” Vaniköy Kırmızı Yalı”, “Çeşme” vb."

Detaylar
Lot: 84 » Resim

MUHSİN KUT (d.1938)

"Virane Evler", imzalı, 1968 tarihli, tuval üzeri yağlıboya, 46x56 cm

"İlk resim sergisini 1959 yılında Taksim Meydanı’nda açtı. 1964-1969 yılları arasında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Seramik Bölümü’nde okudu ve oradan mezun oldu. Akademi içinde 1967 yılında Uluslararası Barış Şenliği Resim birincilik ödülü ile Ahmet Andiçen Seramik birincilik ödülünü kazandı. Akademide öğrenci iken Sabri Berker’in önerisi ile Beşiktaş Resim Heykel Müzesi Milli Koleksiyonu’na eseri kabul edilmiştir.

1987 yılı Tekel Resim yarışmasında birincilik ödülü alan sanatçının resimleri İstanbul ve Ankara Resim ve Heykel Müzeleri’nde, Avustralya’da Broken Hill Belediye Müzesi’nde, New York Üniversitesi Abby Grey Koleksiyonunda, İstanbul Modern’de, ayrıca yurtiçi ve yurt dışında birçok önemli koleksiyonda bulunmaktadır.  İnsansız sokakları , özgün, tipik binaları, renkçi anlayışı ve özgün boya kullanımıyla hala eserlerini üretmeye devam etmektedir."

Detaylar
Lot: 87 » Resim

HASAN VECİH BEREKETOĞLU (1895-1971)

"Natürmort". İmzalı. Duralit üzeri yağlıboya. 37x55 cm.
*Yüksek Ressam / Restoratör Bayram Karşit onaylıdır.

"Türk İzlenimcileri olarak tanınan 1914 Kuşağı ressamlarındandır. İstanbul’da Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gören sanatçı, resim sanatına olan ilgisi sonucu Galatasaray Sergileri’ne de eser vermeye başlamış ve bu sergilerde Halil Paşa’nın ilgisini çekerek ilk resim derslerini 1916- 1920 yılları arasında Halil Paşa’dan almıştır. 1922 yılında Paris’e giderek Julian Akademisi’ne devam etmiştir. İstanbul’a döndükten sonra bir süre Halkevleri Güzel Sanatlar Bölümü başkanlığı görevini yürüten Bereketoğlu, eşinin 1943 yılındaki ölümünden sonra Ankara’ya yerleşerek 1943-1950 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı Dairesi müdürlüğü yapmıştır. 1950 yılında tekrar İstanbul’a dönen sanatçı, burada 1968 yılına kadar Güzel Sanatlar Birliği yöneticisi olarak çalışmıştır.

Yapıtlarında diğer 1914 Kuşağı sanatçılarına nazaran daha soluk renkleri tercih etmiş, özellikle bej ve gri tonlarını sıklıkla kullanmıştır. İlk sergisini 1922 yılında Rodos’ta açan ressam, daha sonra Ankara ve İstanbul’daki çok sayıda karma sergiye katılmıştır. O günkü adıyla Türk Ressamlar Cemiyeti’nin Galatasaray’da ve Ankara’da açtığı sergilere en çok eserle katılan sanatçı Bereketoğlu olmuştur. Sanatçının evinin bulunduğu Caddebostan Yıldız Sokağı’nın ismi ölümünden sonra H. V. Bereketoğlu olarak değiştirilmiştir."

Detaylar
Lot: 88 » Resim

TURGUT ATALAY (1918-2004)

"Köylü Kızı". İmzalı. 58x48 cm.1981 tarihli. Ahşap üzeri yağlıboya. Arkası ithaflı ve imzalı ( Çok Sayın Yılmaz Bey'e. 1988)

"1936-1945 arasında Nazmi Ziya, İbrahim Çallı ve Leopold Levy atölyelerinde sanat öğrenimi gördü. İki yıl R. Belling’in yanında heykel etütleri yaptı. 1940’da Yeniler (Liman Ressamları) Grubunun kuruluşuna katıldı. 1946’da Paris’te düzenlenen uluslararası bir sergiye (UNESCO) yapıtlarıyla girdi.

Aralıklı olarak dört yıl resim öğretmenliği yaptıktan sonra, tiyatro ve opera dekoratörü olarak uzun yıllar çalıştı. Ressam ve Heykeltıraşlar Derneği’nin yurt içinde ve dışında düzenlediği sergilere katıldı. 1964’te Akademi Sanat Ödülünü kazandı. Resimlerinde klasik etüt birikimlerinin oluşturucu etkileri egemendir. Figür kaynaklı sanat anlayışının sürdürücüleri arasında yer alır."

Detaylar
Lot: 90 » Resim

HAKKI ANLI (1906-1991)

Natürmort. İmzalı. Tuval üzeri yağlıboya, 46x38 cm.
*Yüksek Ressam / Restoratör Bayram Karşit onaylıdır.

"1932 yılında Sanayi Nefise Mektebi'nden mezun olmuştur. İlk başlarda bir topluluk ya da akıma bağlı olmaksızın somut-figüratif eserler üzerinde çalışmıştır. İlk sergisini Ankara'da açmıştır. 1941 yılında Halkevleri (1932) tarafından organize edilen "Vilayet Resimleri" kampanyasında Kütahya'ya gönderilmiş ve o yöreyi yansıtan resimler yapmıştır.

1941 yılında D grubunun 9. sergisine resim vererek grup üyesi olmuş ve resmen dağılışına kadar sergilerine katılmıştır. 1947 yılında Paris'e giderek iki yıl kalan sanatçı 1950'lere kadar aynı grubun sergilerine yapıtlar vermiştir. Sanatçı 1954 yılında Fransa'ya yerleştikten sonra soyut resme yönelmiştir. Kişisel sergilerini Paris, Sankt Gallen, Münih gibi şehirlerde gerçekleştirmiştir.

Eserlerinde ışığın boyanın kendisinden gelmesini amaçlayan bir anlayış hakimdir. Türk ressamları arasında yurtdışında erişilmesi zor başarılara imza atmış olan Hakkı Anlı’nın halen dünya resim piyasalarında adı önemli sanatçılar arasında geçmekte ve resimleri çeşitli ülkelerdeki müzayedelerde satılmaktadır Eserlerinin bir çoğu İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'nde, Ankara Milli Kütüphane'de bulunmakta, ayrıca yurtdışında da birçok galeri ve müzenin özel koleksiyonunda yer almaktadır."

Detaylar
Lot: 91 » Ferman

SULTAN III.SELİM (1789-1807) FERAŞET FERMANI

Altın tuğralı, kırmızı ve yeşil mürekkep kullanılarak yazılmış 7 Satır Zerefşanlı Feraşet Fermanı. 77 x 52 cm.

"Ferâşet, Arapça bir kelime olup sermek, döşemek, süpürmek manalarına gelir. Osmanlı terimlerinde ferrâş; vakıf eserlerini temizleyip süpürenlere denmektedir. En özel hâliyle bu tabir; Haremeyn-i Şerifeyn’i yani Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’deki mukaddes yerleri temizleyen hizmetliler olarak kullanılır. Kâbe-i Muazzama ve Peygamberimiz’in Hücre-i Saadet’i başta olmak üzere mübarek mekânların süpürülmesi ve temiz tutulması tam olarak da ferâşet kelimesinin karşılığıdır aslında.

 

İnanan her Müslümanın nezdinde zikrettiğimiz bu yerler, her daim mukaddes sayıldığından buraların temizlik hizmeti de muhterem bilinmiş ve zamanla “ferâşet” kelimesine bir de “şerife” kelimesi eklenerek “Ferâşet-i Şerife” denilmiştir. Hicaz’da ferâşet hizmeti, daha Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hâli hayatlarındayken başlamıştır. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) başta olmak üzere bu mukaddes vazife, sahabe-i kiram efendilerimiz tarafından da yapılmıştır. Mekke-i Mükerreme’nin fethedildiği gün Peygamber Efendimiz (s.a.v.), putlardan temizleyerek manevî kirlerden arındırdığı Kâbe-i Muazzama’yı, ayrıca gül suyu ve zemzem-i şerifle yıkamak suretiyle maddeten de temizlemiştir. İslâm tarihinde mukaddes mekânların temizliği, her asır ve her devirde kıymetli sayılmış, manevî ehemmiyeti sebebiyle itina gösterilmiştir.

 

Hicaz’da sistematik olarak ferâşet hizmetini kuran, Suriye Selçuklu atabeyi Nureddin Zengi’dir. Gördüğü bir rüya üzerine askerî birliğiyle Medine-i Münevvere’ye gelen Nureddin Bey, yaptığı incelemelerde Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek bedeninin gizlice kaçırılmak üzere olduğunu fark etti.  Bu hadise neticesinde Nureddin Zengi, Medine-i Münevvere’den ayrılmadan bir sistemi de başlattı. Peygamberimiz’in mübarek türbesinin bakımı, temizliği ve korunması için on iki kişiden oluşan birliği kurdu ve başlarına da Harem Ağası denilen birini tayin etti. Selahaddin Eyyubî zamanında kendine has kaideleri olan bu birlik, başlangıçta beyaz ağalardan meydana geliyorsa da zaman içerisinde Habeşistanlı ağalar bu şanlı vazifeyi icra eder oldular. Osmanlı devrinde, sarayda yetişmiş ve yaşı ilerlemiş harem ağaları, bu değerli vazifeyi yürütüyorlardı. Padişah yanında terbiye görmüş, saray teamüllerini en iyi bilen, Osmanlı’nın yetiştirdiği en kibar ve en dindar insanları olan ağalar, başta Hücre-i Saadet olmak üzere Mescid-i Nebevî’nin tüm işlerini görüyorlardı. Bugün Eyüp Sultan Camii’nin ana kapısından içeri girdiğimizde, sol tarafta kalan pencerede görülen kabir sandukası, Hacı Beşir Ağa’ya aittir ki o, Hicaz’da uzun yıllar bu vazifeyi yapmış bir harem ağasıdır.

 

Medine-i Münevvere’deki Peygamber Efendimiz’in mescidinin temizliği denilince, evvela süpürme işi gelir. Zira temizlikte yapılacak ilk şey, süpürmek ve göze hoş gelmeyeni kaldırmaktır. Bu hizmet, o denli şerefli ve değerli bir vazifedir ki zaman içerisinde kendine has bir teamülü de ortaya çıkarmıştı. Çok ilginçtir ki Mescid-i Nebevî’nin süpürülmesi ve temizliği, doğrudan padişaha ve onun icazet verdiği kimselere aitti. Başta padişah olmak üzere, valide sultan, şehzadeler, hanım sultanlar, padişah kızları, saraylılar, şeyhülislam, paşalar, Kubbealtı vezirleri, Kırım hanları ve padişahın takdirini kazanmış olanlar, Resûlüllah Efendimiz’in yüce makamını süpürtebiliyorlardı. Bu saydığımız insanların büyük bir kısmı İstanbul’da, az bir bölümü de eyaletlerde ikamet ediyorlardı. Padişah; kıymeti asla ölçülemeyecek bu hizmeti, birine verdiğinde o kişiye “Ferâşet-i Şerife Beratı” hazırlanıyor, bunların takibi de padişahın Hicaz hizmetlerindeki vekili olan “Şeyhü’l-Harem” tarafından yapılıyordu.

Ferâşet hizmetini yürütenler, kendi adlarına “ferâşet vekili” denilen birini ya Mescid-i Nebevî’ye gönderiyor ya da Haremeyn’de oturan birini bu iş için vazifelendiriyorlardı. Ferâşet vekilleri; dini bütün, takva sahibi, güzel ahlâklı, ihlaslı, tertip ve düzen konusunda hassas kişilerden seçilirdi. Vekil efendiler, aksi bir durum olmadığı müddetçe hayatlarınınsonuna kadar bu şerefli vazifeyi ifa ederlerdi. Hatta vefat eden Medine ferrâşları, Cennetü’l-Baki’de ferrâşlara ayrılan kısma defnedilirlerdi. Mukaddes beldelerde iskân edememiş olanlar, kendi vekilleri sayesinde mukaddes makamların temizliğinde bulunurlardı. “Mübarek toprakların temizlikçisi olsam, oraların hizmetinde bulunsam…” diye aşkla yanan nice gönül erbabı, tesis edilen sistemle bu sevaptan hissedâr olurlardı. Ferâşet-i Şerife sahibi olanlar, kendileri için Haremeyn’de bir hizmet görülmesinin haklı sevincini yaşarlardı. İstanbul’dan her yıl hac öncesi yola çıkan Surre alaylarıyla ferâşet vekillerine yıllık hediyeleri nakit olarak yollanır ve bunların konulduğu çantalara “ferâşet çantası” denilirdi. Deriden imal edilen bu çantalara ayrıca teberrüken hediyeler de konulurdu. Uzun ve çetin yol şartlarına dayanıklı olarak üretilen ferâşet çantaları, İslâm kültür ve medeniyetinin bir tezahürü olarak ortaya çıkmıştı. Mukaddes beldelere ihtiram ve ihtimamın bir göstergesi olan çantalar, uzun yıllar ecdadımız tarafından mekik dokumuştu, Osmanlı başkentiyle Hicaz arasında. Bir yüzüne gönderenin, diğer yüzüne ise alıcının ismi yazılırdı. Ferâşet çantaları ile Surre çantaları aynı şekilde, aynı yere gitseler de farklı maksatla gönderilen iki ayrıçantadır. Bu ikisi birçok araştırmacı tarafından karıştırılmış ve yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermiştir. Ferâşet sahiplerinin, vekillerine gönderdikleri hediye ve maaşlar ferâşet çantasına konulurken, Hicaz’da yaşayan ihtiyaç sahiplerine ulaştırılan hediyeler ise Surre keselerine ya da Surre çantalarına yerleştirilirdi.

 

Ferâşet-i Şerife, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden esinlenilerek 99 hisseye ayrılmış olup her bir hisse, 16 kırattan meydana geliyordu. Hepimizin bildiği üzere elmas ve mücevherlerin ağırlığı, kıratla ölçülür ki bu hizmetin ne denli değerli görüldüğünün bir göstergesidir. Hisselerin büyük çoğunluğu padişaha aitti ve bu üç hisse olup kırk sekiz kırata tekabül ediyordu. İki hisse yani yirmi dört kırat valide sultana verilirdi. Geriye kalanlar, padişahın belirlediği kişilere takdim edilirdi. Bazen bir kişiye tam hisse verilirken bazen de sadece yarım kırat veya çeyrek kırat verilirdi. 18. yüzyıl başlarında ferrâşların sayısı 500 iken, boşalan unvanlar için talep çok artınca, insanlardaki bu dinî gayreti geri çevirmemek için Sultan Üçüncü Mustafa zamanında sayı, 4000’e kadar çıkmıştır. İnsanların ferâşet pâyesini almak için birbiriyle yarıştığı bu şerefli vazifeye, “hizmet-i müstevcibü’l-mefharet” yani iftihar edilecek bir hizmet denilirdi. İkinci Abdülhamid Han devrinde (1901) İstanbul ile Galata, Üsküdar ve Eyüp kazalarından oluşan Bilâd-ı Selâse’den toplam 752 ferâşet çantası gönderilmiştir.

 

Padişah fermanı alarak imtiyaz sahibi olan ferrâşların isimleri, sahip oldukları hisse ve kıratları ile bu vazifenin başlangıç ve bitiş tarihleri, bir defterde tutulurdu. Ferâşet defterleri, sarayda Haremağaları tarafından tutulur ve sıkı takipleri yapılırdı. Önceleri, ferâşet hizmeti sadece Medine-i Münevvere için yapılsa da 03.12.1850 tarihinde Sultan Abdülmecid Han’ın iradesiyle Mekke-i Mükerreme için de ferâşet hizmeti başlatılmıştır. Sultan tarafından ihdas edilen Mekke ferâşetinin kuralları, Medine ferâşeti gibiydi. Ferâşet sahiplerini İstanbul’da dârü’ssaâde ağaları, ferâşet vekillerini de Medine’deki Şeyhü’l-Harem takip ederdi. Hicaz için son ferâşet beratı, 1914 yılında düzenlenmiştir." 

( Fatih Karaboğa makalesinden alıntıdır)

 

 

Detaylar
Lot: 92 » Ferman

SULTAN II.MAHMUD (1808-1839) FERAŞET FERMANI

Yeşil tuğralı, kırmızı ve yeşil mürekkep kullanılarak yazılmış 8 satır zerefşanlı feraşet fermanı. 77 x 54 cm.

"Ferâşet, Arapça bir kelime olup sermek, döşemek, süpürmek manalarına gelir. Osmanlı terimlerinde ferrâş; vakıf eserlerini temizleyip süpürenlere denmektedir. En özel hâliyle bu tabir; Haremeyn-i Şerifeyn’i yani Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’deki mukaddes yerleri temizleyen hizmetliler olarak kullanılır. Kâbe-i Muazzama ve Peygamberimiz’in Hücre-i Saadet’i başta olmak üzere mübarek mekânların süpürülmesi ve temiz tutulması tam olarak da ferâşet kelimesinin karşılığıdır aslında.

 

İnanan her Müslümanın nezdinde zikrettiğimiz bu yerler, her daim mukaddes sayıldığından buraların temizlik hizmeti de muhterem bilinmiş ve zamanla “ferâşet” kelimesine bir de “şerife” kelimesi eklenerek “Ferâşet-i Şerife” denilmiştir. Hicaz’da ferâşet hizmeti, daha Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hâli hayatlarındayken başlamıştır. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) başta olmak üzere bu mukaddes vazife, sahabe-i kiram efendilerimiz tarafından da yapılmıştır. Mekke-i Mükerreme’nin fethedildiği gün Peygamber Efendimiz (s.a.v.), putlardan temizleyerek manevî kirlerden arındırdığı Kâbe-i Muazzama’yı, ayrıca gül suyu ve zemzem-i şerifle yıkamak suretiyle maddeten de temizlemiştir. İslâm tarihinde mukaddes mekânların temizliği, her asır ve her devirde kıymetli sayılmış, manevî ehemmiyeti sebebiyle itina gösterilmiştir.

 

Hicaz’da sistematik olarak ferâşet hizmetini kuran, Suriye Selçuklu atabeyi Nureddin Zengi’dir. Gördüğü bir rüya üzerine askerî birliğiyle Medine-i Münevvere’ye gelen Nureddin Bey, yaptığı incelemelerde Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek bedeninin gizlice kaçırılmak üzere olduğunu fark etti.  Bu hadise neticesinde Nureddin Zengi, Medine-i Münevvere’den ayrılmadan bir sistemi de başlattı. Peygamberimiz’in mübarek türbesinin bakımı, temizliği ve korunması için on iki kişiden oluşan birliği kurdu ve başlarına da Harem Ağası denilen birini tayin etti. Selahaddin Eyyubî zamanında kendine has kaideleri olan bu birlik, başlangıçta beyaz ağalardan meydana geliyorsa da zaman içerisinde Habeşistanlı ağalar bu şanlı vazifeyi icra eder oldular. Osmanlı devrinde, sarayda yetişmiş ve yaşı ilerlemiş harem ağaları, bu değerli vazifeyi yürütüyorlardı. Padişah yanında terbiye görmüş, saray teamüllerini en iyi bilen, Osmanlı’nın yetiştirdiği en kibar ve en dindar insanları olan ağalar, başta Hücre-i Saadet olmak üzere Mescid-i Nebevî’nin tüm işlerini görüyorlardı. Bugün Eyüp Sultan Camii’nin ana kapısından içeri girdiğimizde, sol tarafta kalan pencerede görülen kabir sandukası, Hacı Beşir Ağa’ya aittir ki o, Hicaz’da uzun yıllar bu vazifeyi yapmış bir harem ağasıdır.

 

Medine-i Münevvere’deki Peygamber Efendimiz’in mescidinin temizliği denilince, evvela süpürme işi gelir. Zira temizlikte yapılacak ilk şey, süpürmek ve göze hoş gelmeyeni kaldırmaktır. Bu hizmet, o denli şerefli ve değerli bir vazifedir ki zaman içerisinde kendine has bir teamülü de ortaya çıkarmıştı. Çok ilginçtir ki Mescid-i Nebevî’nin süpürülmesi ve temizliği, doğrudan padişaha ve onun icazet verdiği kimselere aitti. Başta padişah olmak üzere, valide sultan, şehzadeler, hanım sultanlar, padişah kızları, saraylılar, şeyhülislam, paşalar, Kubbealtı vezirleri, Kırım hanları ve padişahın takdirini kazanmış olanlar, Resûlüllah Efendimiz’in yüce makamını süpürtebiliyorlardı. Bu saydığımız insanların büyük bir kısmı İstanbul’da, az bir bölümü de eyaletlerde ikamet ediyorlardı. Padişah; kıymeti asla ölçülemeyecek bu hizmeti, birine verdiğinde o kişiye “Ferâşet-i Şerife Beratı” hazırlanıyor, bunların takibi de padişahın Hicaz hizmetlerindeki vekili olan “Şeyhü’l-Harem” tarafından yapılıyordu.

Ferâşet hizmetini yürütenler, kendi adlarına “ferâşet vekili” denilen birini ya Mescid-i Nebevî’ye gönderiyor ya da Haremeyn’de oturan birini bu iş için vazifelendiriyorlardı. Ferâşet vekilleri; dini bütün, takva sahibi, güzel ahlâklı, ihlaslı, tertip ve düzen konusunda hassas kişilerden seçilirdi. Vekil efendiler, aksi bir durum olmadığı müddetçe hayatlarınınsonuna kadar bu şerefli vazifeyi ifa ederlerdi. Hatta vefat eden Medine ferrâşları, Cennetü’l-Baki’de ferrâşlara ayrılan kısma defnedilirlerdi. Mukaddes beldelerde iskân edememiş olanlar, kendi vekilleri sayesinde mukaddes makamların temizliğinde bulunurlardı. “Mübarek toprakların temizlikçisi olsam, oraların hizmetinde bulunsam…” diye aşkla yanan nice gönül erbabı, tesis edilen sistemle bu sevaptan hissedâr olurlardı. Ferâşet-i Şerife sahibi olanlar, kendileri için Haremeyn’de bir hizmet görülmesinin haklı sevincini yaşarlardı. İstanbul’dan her yıl hac öncesi yola çıkan Surre alaylarıyla ferâşet vekillerine yıllık hediyeleri nakit olarak yollanır ve bunların konulduğu çantalara “ferâşet çantası” denilirdi. Deriden imal edilen bu çantalara ayrıca teberrüken hediyeler de konulurdu. Uzun ve çetin yol şartlarına dayanıklı olarak üretilen ferâşet çantaları, İslâm kültür ve medeniyetinin bir tezahürü olarak ortaya çıkmıştı. Mukaddes beldelere ihtiram ve ihtimamın bir göstergesi olan çantalar, uzun yıllar ecdadımız tarafından mekik dokumuştu, Osmanlı başkentiyle Hicaz arasında. Bir yüzüne gönderenin, diğer yüzüne ise alıcının ismi yazılırdı. Ferâşet çantaları ile Surre çantaları aynı şekilde, aynı yere gitseler de farklı maksatla gönderilen iki ayrıçantadır. Bu ikisi birçok araştırmacı tarafından karıştırılmış ve yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermiştir. Ferâşet sahiplerinin, vekillerine gönderdikleri hediye ve maaşlar ferâşet çantasına konulurken, Hicaz’da yaşayan ihtiyaç sahiplerine ulaştırılan hediyeler ise Surre keselerine ya da Surre çantalarına yerleştirilirdi.

 

Ferâşet-i Şerife, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden esinlenilerek 99 hisseye ayrılmış olup her bir hisse, 16 kırattan meydana geliyordu. Hepimizin bildiği üzere elmas ve mücevherlerin ağırlığı, kıratla ölçülür ki bu hizmetin ne denli değerli görüldüğünün bir göstergesidir. Hisselerin büyük çoğunluğu padişaha aitti ve bu üç hisse olup kırk sekiz kırata tekabül ediyordu. İki hisse yani yirmi dört kırat valide sultana verilirdi. Geriye kalanlar, padişahın belirlediği kişilere takdim edilirdi. Bazen bir kişiye tam hisse verilirken bazen de sadece yarım kırat veya çeyrek kırat verilirdi. 18. yüzyıl başlarında ferrâşların sayısı 500 iken, boşalan unvanlar için talep çok artınca, insanlardaki bu dinî gayreti geri çevirmemek için Sultan Üçüncü Mustafa zamanında sayı, 4000’e kadar çıkmıştır. İnsanların ferâşet pâyesini almak için birbiriyle yarıştığı bu şerefli vazifeye, “hizmet-i müstevcibü’l-mefharet” yani iftihar edilecek bir hizmet denilirdi. İkinci Abdülhamid Han devrinde (1901) İstanbul ile Galata, Üsküdar ve Eyüp kazalarından oluşan Bilâd-ı Selâse’den toplam 752 ferâşet çantası gönderilmiştir.

 

Padişah fermanı alarak imtiyaz sahibi olan ferrâşların isimleri, sahip oldukları hisse ve kıratları ile bu vazifenin başlangıç ve bitiş tarihleri, bir defterde tutulurdu. Ferâşet defterleri, sarayda Haremağaları tarafından tutulur ve sıkı takipleri yapılırdı. Önceleri, ferâşet hizmeti sadece Medine-i Münevvere için yapılsa da 03.12.1850 tarihinde Sultan Abdülmecid Han’ın iradesiyle Mekke-i Mükerreme için de ferâşet hizmeti başlatılmıştır. Sultan tarafından ihdas edilen Mekke ferâşetinin kuralları, Medine ferâşeti gibiydi. Ferâşet sahiplerini İstanbul’da dârü’ssaâde ağaları, ferâşet vekillerini de Medine’deki Şeyhü’l-Harem takip ederdi. Hicaz için son ferâşet beratı, 1914 yılında düzenlenmiştir." 

( Fatih Karaboğa makalesinden alıntıdır)

 

 

Detaylar
Lot: 94 » Hat

ALİ TOY

Makili- Küfi Hat ile "BESMELE" yazılı,imzalı, 2008 tarihli, 110x60 cm.

"1960 senesinde Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde dünyaya geldi. Tavşanlı Tunçbilek Lisesi’nden mezun olduktan sonra eğitimine İstanbul Teknik Üniversitesi'nde devam etti. Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu. Yüksek lisansını Yıldız Üniversitesi’nde Röleve-Restorasyon dalında tamamladı. Öğrencilik yıllarında hat sanatına ilgi duymaya başlayan Toy, 1985 senesinde Prof. Dr. Ali Alparslan ile tanışarak talik hat üzerine dersler aldı. Talik hattan 1988 senesinde icazet alan Toy, 1988-1992 yılları arasında rika, divâni ve celi divâni hatları çalıştı. Hocası Prof. Dr. Ali Alparslan ile olan beraberlikleri, hocanın vefatı olan 2006 senesine kadar devam eden Toy’un hat eğitimi tam 21 sene sürdü.

Ali Toy; talik, divâni, celi divâni ve rika hatlarından başka şikeste, küfi ve mağribi hatları da araştırarak bu hatların birkaçından karma tasarımlar yazdı. Her çeşit klasik hattı, modern hattı ve çizgiyi eserlerinde başarıyla kullanan Toy’un yazdığı modern hatlar, mimarlık ve klasik hat eğitiminin kesişmesi sonucu ortaya çıkan eserlerdir. Ayrıca klasik hat tasarımlarında ve yeni arayışlarda Toy’un mimarlığının etkisi büyüktür. Yurt içinde ve yurt dışında birçok sergiye katılan ve 28 şahsi sergi açan Toy, IRCICA’nın düzenlediği 4 ayrı yarışmadan 6 ödül aldı. Çalışmalarını İstanbul’daki atölyesinde sürdüren ve özellikle talik, divâni ve modern hat eserleriyle dikkat çeken Ali Toy, modern hatlarda mimari tasarım bilgisi ve temel geometrik çizgileri kullanmaktadır.

 2017 yılında "Geleneksel sanatların yeni nesil sanatçılar eliyle tekrar fark edildiği bir dönemde, olgunluk çağında modern mimari ile hat sanatını aynı güzellikte buluşturmayı başarması, tasarımlarındaki kendine has yalın, etkili ve dengeli üslubuyla geleneksel hat sanatımıza bir bakıma yeniden can suyu vermesi" sebebiyle 'Geleneksel Sanatlar' dalında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü verildi."

Detaylar
Lot: 95 » Hat

ALİ TOY

Modern Hat ile "BESMELE" yazılı,imzalı, 2008 tarihli, 50x110 cm.

"1960 senesinde Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde dünyaya geldi. Tavşanlı Tunçbilek Lisesi’nden mezun olduktan sonra eğitimine İstanbul Teknik Üniversitesi'nde devam etti. Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu. Yüksek lisansını Yıldız Üniversitesi’nde Röleve-Restorasyon dalında tamamladı. Öğrencilik yıllarında hat sanatına ilgi duymaya başlayan Toy, 1985 senesinde Prof. Dr. Ali Alparslan ile tanışarak talik hat üzerine dersler aldı. Talik hattan 1988 senesinde icazet alan Toy, 1988-1992 yılları arasında rika, divâni ve celi divâni hatları çalıştı. Hocası Prof. Dr. Ali Alparslan ile olan beraberlikleri, hocanın vefatı olan 2006 senesine kadar devam eden Toy’un hat eğitimi tam 21 sene sürdü.

Ali Toy; talik, divâni, celi divâni ve rika hatlarından başka şikeste, küfi ve mağribi hatları da araştırarak bu hatların birkaçından karma tasarımlar yazdı. Her çeşit klasik hattı, modern hattı ve çizgiyi eserlerinde başarıyla kullanan Toy’un yazdığı modern hatlar, mimarlık ve klasik hat eğitiminin kesişmesi sonucu ortaya çıkan eserlerdir. Ayrıca klasik hat tasarımlarında ve yeni arayışlarda Toy’un mimarlığının etkisi büyüktür. Yurt içinde ve yurt dışında birçok sergiye katılan ve 28 şahsi sergi açan Toy, IRCICA’nın düzenlediği 4 ayrı yarışmadan 6 ödül aldı. Çalışmalarını İstanbul’daki atölyesinde sürdüren ve özellikle talik, divâni ve modern hat eserleriyle dikkat çeken Ali Toy, modern hatlarda mimari tasarım bilgisi ve temel geometrik çizgileri kullanmaktadır.

 2017 yılında "Geleneksel sanatların yeni nesil sanatçılar eliyle tekrar fark edildiği bir dönemde, olgunluk çağında modern mimari ile hat sanatını aynı güzellikte buluşturmayı başarması, tasarımlarındaki kendine has yalın, etkili ve dengeli üslubuyla geleneksel hat sanatımıza bir bakıma yeniden can suyu vermesi" sebebiyle 'Geleneksel Sanatlar' dalında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü verildi."

Detaylar
Lot: 96 » Hat

ALİ TOY

Makili-Kufi Hat ile "Maşaallah" yazılı. İmzalı. 2009 tarihli. 70x70 cm

"1960 senesinde Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde dünyaya geldi. Tavşanlı Tunçbilek Lisesi’nden mezun olduktan sonra eğitimine İstanbul Teknik Üniversitesi'nde devam etti. Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu. Yüksek lisansını Yıldız Üniversitesi’nde Röleve-Restorasyon dalında tamamladı. Öğrencilik yıllarında hat sanatına ilgi duymaya başlayan Toy, 1985 senesinde Prof. Dr. Ali Alparslan ile tanışarak talik hat üzerine dersler aldı. Talik hattan 1988 senesinde icazet alan Toy, 1988-1992 yılları arasında rika, divâni ve celi divâni hatları çalıştı. Hocası Prof. Dr. Ali Alparslan ile olan beraberlikleri, hocanın vefatı olan 2006 senesine kadar devam eden Toy’un hat eğitimi tam 21 sene sürdü.

Ali Toy; talik, divâni, celi divâni ve rika hatlarından başka şikeste, küfi ve mağribi hatları da araştırarak bu hatların birkaçından karma tasarımlar yazdı. Her çeşit klasik hattı, modern hattı ve çizgiyi eserlerinde başarıyla kullanan Toy’un yazdığı modern hatlar, mimarlık ve klasik hat eğitiminin kesişmesi sonucu ortaya çıkan eserlerdir. Ayrıca klasik hat tasarımlarında ve yeni arayışlarda Toy’un mimarlığının etkisi büyüktür. Yurt içinde ve yurt dışında birçok sergiye katılan ve 28 şahsi sergi açan Toy, IRCICA’nın düzenlediği 4 ayrı yarışmadan 6 ödül aldı. Çalışmalarını İstanbul’daki atölyesinde sürdüren ve özellikle talik, divâni ve modern hat eserleriyle dikkat çeken Ali Toy, modern hatlarda mimari tasarım bilgisi ve temel geometrik çizgileri kullanmaktadır.

 2017 yılında "Geleneksel sanatların yeni nesil sanatçılar eliyle tekrar fark edildiği bir dönemde, olgunluk çağında modern mimari ile hat sanatını aynı güzellikte buluşturmayı başarması, tasarımlarındaki kendine has yalın, etkili ve dengeli üslubuyla geleneksel hat sanatımıza bir bakıma yeniden can suyu vermesi" sebebiyle 'Geleneksel Sanatlar' dalında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü verildi."

Detaylar
Lot: 97 » Hat

ALİ TOY

Makili-Küfi Hat ile" MAŞAALLAH" yazılı, imzalı, 2009 tarihli, 70x70 cm.

"1960 senesinde Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde dünyaya geldi. Tavşanlı Tunçbilek Lisesi’nden mezun olduktan sonra eğitimine İstanbul Teknik Üniversitesi'nde devam etti. Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu. Yüksek lisansını Yıldız Üniversitesi’nde Röleve-Restorasyon dalında tamamladı. Öğrencilik yıllarında hat sanatına ilgi duymaya başlayan Toy, 1985 senesinde Prof. Dr. Ali Alparslan ile tanışarak talik hat üzerine dersler aldı. Talik hattan 1988 senesinde icazet alan Toy, 1988-1992 yılları arasında rika, divâni ve celi divâni hatları çalıştı. Hocası Prof. Dr. Ali Alparslan ile olan beraberlikleri, hocanın vefatı olan 2006 senesine kadar devam eden Toy’un hat eğitimi tam 21 sene sürdü.

Ali Toy; talik, divâni, celi divâni ve rika hatlarından başka şikeste, küfi ve mağribi hatları da araştırarak bu hatların birkaçından karma tasarımlar yazdı. Her çeşit klasik hattı, modern hattı ve çizgiyi eserlerinde başarıyla kullanan Toy’un yazdığı modern hatlar, mimarlık ve klasik hat eğitiminin kesişmesi sonucu ortaya çıkan eserlerdir. Ayrıca klasik hat tasarımlarında ve yeni arayışlarda Toy’un mimarlığının etkisi büyüktür. Yurt içinde ve yurt dışında birçok sergiye katılan ve 28 şahsi sergi açan Toy, IRCICA’nın düzenlediği 4 ayrı yarışmadan 6 ödül aldı. Çalışmalarını İstanbul’daki atölyesinde sürdüren ve özellikle talik, divâni ve modern hat eserleriyle dikkat çeken Ali Toy, modern hatlarda mimari tasarım bilgisi ve temel geometrik çizgileri kullanmaktadır.

 2017 yılında "Geleneksel sanatların yeni nesil sanatçılar eliyle tekrar fark edildiği bir dönemde, olgunluk çağında modern mimari ile hat sanatını aynı güzellikte buluşturmayı başarması, tasarımlarındaki kendine has yalın, etkili ve dengeli üslubuyla geleneksel hat sanatımıza bir bakıma yeniden can suyu vermesi" sebebiyle 'Geleneksel Sanatlar' dalında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü verildi."

Detaylar
Lot: 98 » Hat

HASAN TAHSİN HİLMİ EFENDİ (1846-1912)

Hicri 1296 / M. 1878 tarihli. 58x50 cm. Zerendud Levha. Celi Sülüs hat ile Pir Şaban-ı Veli ismi "Ya Hazreti Pir Sultan Şaban-ı Veli Gaddasallahu Sırrahu" yazılı. Dönemine ait barok tezhibiyle koleksiyonluk bir eserdir.

"Kılıç Alî Paşa Cami ser-devirhânı Hâfız İsmâ’il Efendi’nin oğlu olarak H. 1263/M. 1847’de Çukurcuma’da doğdu. Çubukçular Sıbyan Mektebi’nde okudu. Mektebin hocası İsmâ’il Efendi’den Kur’an’ı hıfzedip Tophâne Müftîsi Hoca Bekir Efendi’den bir müddet ders gördü. Daha sonra hüsn-i hat vadisine süluk ile Şefîk Bey’den sülüs ve nesih, Mirza Aka Afşar’dan da ta’lik dersleri almaya başladı. Her ikisinden de mücâz olduktan sonra Sâmî Efendi’den de celi ta’lik öğrendi. Mehmed İzzet Efendi tarzında yazdığı rık’ada da mahareti vardı. Nitekim hüsn-i hattaki maharetine istinaden mekteblerde hüsn-i hat talimine memur edildi.

Senelerce Mühendis, Sanayi ve İnâs Sanayi ile Cihângir İnâs Rüşdîsi mektebleri ile Dârü’ş-şafaka ve Dârü’l-mu’allimât’ta yazı meşketti. Mehmed İzzet Efendi’nin vefâtından sonra Galatasaray Sultanîsi’nin yazı muallimliği de uhdesine verildi. Bunların haricinde Mahmud Bey Matbaası’na da yıllarca devam ederek matbaanın her nev’i yazısını yazdı. H. 25 Safer 1330/M. 14 Şubat 1912’de ömrü boyunca oturduğu Çukurcuma Mahâllesi’nde evinde vefât etti. Eyüp’te Kırkmerdiven’de medfundur. " (Kaynak: ketebe.org) 

Detaylar
Lot: 100 » Hat

ÇIRÇIRLI ALİ (Ö.1902)

Celi Sülüs İstif, imzalı, "Allah'ı hamd ederek O'nu tüm noksanlıklardan tenzih ederim, yüce azamet sahibi Allah'ı tenzih ederim" Ebat: 25*45 cm. Meşhur hattatın yazı kalitesi yüksek, mükemmel kondüsyonda ve müzelik bir eseridir.

"Hüsn-i hattı Şefîk Bey’den meşketmiş ve Kazasker Mustafa İzzet Efendi’den de istifade ile celi sülüste zamanın önde gelenlei aasına girmiştir. Bilhassa oluşturduğu terkib ve tertiblerle dikkati çeken Çırçırlı Alî Efendi’nin “Rabbiyessir” istifini gören Kazasker Efendi’nin, hocası nezdinde onu övüp takdir ettiği dahi nakledilmektedir.
Öte yandan onunla anlaşamayan Sâmî Efendi dahi, hüsn-i hattaki kudretini itiraf etmekten çekinmemiş, bir gün çırağı Hatib Ömer Vasfî Efendi ile birlikte Saraçhâne’deki cami’in önünden geçerken, kapı üzerindeki yazısını işaret ederek: “Herif ustadır. Hele şu yazıya bak. Sakın bir şeyine itiraz etme. O, senin gibi ikide bir yalayub yazanlardan değildir.” demiştir. "
  (Kaynak: ketebe.org )

Detaylar
önceki
Sayfaya Git: / 5
sonraki